Avrupa’da neler oluyor?

Gündemi az çok takip eden herkes Avrupa’da ırkçılığın ve faşizmin yükselişte olduğunu biliyordur. Hem de öyle bir yükseliş ki artık terörizm boyutunda. Zira her yıl binlerce insanı etkileyecek şekilde evler kundaklanıyor, ibadet alanlarına saldırılar düzenleniyor ve hatta bazen güpegündüz insanlar öldürülüyor. Bir insanın günlük hayatını mahveden ve her anını korku ile geçirmesini sağlayan tehditleri saymaya bile gerek yok.

Okumaya devam et “Avrupa’da neler oluyor?”

eKitap okuyucu tecrübem

Çok uzun zamandır bir eKitap okuyucu alma niyetim vardı. Her ne kadar hiçbir zaman bildiğimiz manadaki kitabın yerini tutmayacağını bilmeme rağmen, yüzyıllardır ufak-tefek gelişmeler haricinde hiç değişmemiş kitapların bu yeni/başkalaşmış formu beni heyecanlandırıyordu.

Geçtiğimiz yıldan bu yana aklıma geldikçe kısa kısa araştırmalar yapıyordum, acaba hangi markayı, boyutu alayım vb diye. Elbette eKitap Okuyucu almaya beni iten bir neden de geçtiğimiz sene taşındığımız Sanayi Mahallesi’ndeki ofisimize gidip gelirken yolda çok zaman geçiriyor olmam ve bu sürede uzun zamandır ihmal etmeye başladığım kitap okumaya tekrar dönmeyi düşünmem oldu. Çünkü ofise gitmek için en az 3 farklı toplu taşıma aracı kullanıyorum ve özellikle metrobüs ile metro kitap okumaya tam uygun araçlar.

İlk önce yolculuk sırasında yanıma evden kitap almayı düşündüm ancak zaten çok yorucu ve ayakta gitmek zorunda kalabildiğim yolculuklarda, bir de ağır kitaplar taşımak pek sürdürülebilir gelmedi. Sırf bu nedenden yine kitap okumaktan uzak kalacaksam ne manası vardı. Dolayısıyla heyecan ile birlikte bir de böyle elle tutulur bir neden de olunca artık geçen ay Kobo marka eKitap okuyucu satın aldım.

Beklentim çok yüksek olmadığı için midir bilmiyorum ancak üründen oldukça memnun kaldım. Ne de olsa artık tekrar kitap okumaya başlamıştım, en önemlisi de okumamak için artık bahanem kalmamıştı. İlk olarak Propoganda Yayınları’ndan hemen Sevan Nişanyan‘ın kitaplarını satın aldım ve Yanlış Cumhuriyet ile başladım.

İstediğim satırların altını çizebilmem, hatta istediğim kelime, kelime grubu veya cümleye not ekleyebiliyor olmam ve bu notları sonra arayabiliyor olmam ise beni en memnun eden özellikler oldu. Tabi bir de yüzlerce kitabı cebinde taşıyabiliyor olmak paha biçilemez. Farklı boyutlardaki seçenekler arasından küçük boyulu olan ürünü (Aura) aldığım için ise mutluyum, zira diğer büyük seçenekleri taşımak veya bir yere sığdırmak çok zor olacaktı.

Şu an için tek sıkıntı, özellikle yeni çıkan kitaplar olmak üzere, satın alabileceğim/indirebileceğim arşiv eksikliği. Maalesef henüz Türkiye’de eKitap olgusu tam olarak yerleşmediği için yeterince talep yok, yeterli talep olmadığı için de arz yok. Eğer bu sıkıntı da aşılırsa eKitap Okuyucu muazzam bir ürün.

Bildiğimiz manada kitabın yerini tutar mı?

Hangi açıdan baktığınız ile buna cevabım değişir. Eğer; “eKitap okuyucu ile kitap okumak, normal bir kitap okumak kadar rahat mı? Göz yorar mı?” gibi teknik açıdan bakılacak olursa, bence evet, arada çok fazla bir fark yok. En azından kullanma tecrübemin olduğu Kobo için söyleyebilirim ki; ekran rengi, aydınlığı vb konularda normal bir kitap okumanın konforunu bulabiliyorum.

Ancak soruyu biraz duygusal ve keyif açısından değerlendirecek olursak cevabım kat’i bir hayır olur. Zira bildiğimiz kitabın hissi, kokusu, hacmi, sayfa çevirme keyfi vb ayrı bir şey. Benim için ise özellikle kütüphane olgusu da ön plana çıkıyor. Kitap okumaktan bağımsız, kütüphane görüntüsüne aşığım. Güzel bir kütüphanesi olan, özellikle koyu ahşaptan, bir odada rahatlıkla sadece kütüphaneyi izleyerek saatler geçirebilirim. Dolayısıyla yüzlerce kitabın küçük bir cihazda olması benim kütüphane ihtiyacımı katleden bir unsur.

Sonuç olarak, seyyar yaşamda eKitap Okuyucular hayat kurtarıcı ama yaşasın kitaplar ve kütüphaneler!

Modernite hızarı…

Bugün, her gün yaptığım üzere Medium’da gezinip okunası içerikleri incelerken güzel bir paylaşımla karşılaştım. Bu paylaşımın ilk olarak dikkatimi çekmesinin nedeni kapak görseli olarak Semerkand’dan bir görüntüye yer vermesiydi, algıda seçicilik yani…

Rus fotoğrafçı ve kimyager Sergey Mikhailovich’in, 1905 ve 1915 yılları arasında Rus İmparatorluğu’nu renkli fotoğraf ile belgelediği bir sergi Amerika’da (US Library of Congress) düzenlenmekte imiş. Tabi söz konusu 1905 ve 1915 yılları arasındaki Rus İmparatorluğu olunca, fotoğrafa konu olan insanlar ve mekanlar da kadim Asya toplulukları oluyor. Yani Türkmenler, Kırgızlar, Ermeniler…

[Man with camel loaded with packs] (LOC)

(Çuvalların yüklendiği deve ve adam)

Fotoğrafları özel kılan unsurlardan birisi de Rus fotoğrafçının uyguladığı teknik… Özetle görüntü 3 adet farklı fotoğraftan oluşuyor; bir tanesi kırmızı filtre ile, bir diğeri yeşil filtre ile ve son olarak da mavi filte ile. Bunları bir araya getirince de bakmaya doyulmayan fotoğraflar ortaya çıkıyor, ancak bence fotoğrafları özel yapan tekniğinden daha çok ortam ve insanlar…

[Tüm sergiyi Flicker üzerinden görebilirsiniz]

Fotoğraflara büyük bir merakla bakarken birden içimin sızladığını hisettim.

Mullah with his female students near the Artomelinskaia mosque in  Artvin (LOC)

(Öğrencileri ile birlikte bir molla, Artvin)

Hızla modernleşen, küreselleşen, kapitalistleşen dünya ne kadar da sıkıcı bir yer olmaya başladı. Artık herkes, heryer, zaman ve mekan birbirine benzemeye başladı. Üstelik son kalan farklılık kırıntıları da hızla yok oluyor. Modernleşme bir hızar gibi tüm farklılıkları, tüm kıymıkları alıp götürüyor, herkesi ve her yeri eşitliyor; nizamî, eşit boyda ve ende kalaslar haline dönüştürüyor bizi.

Bugün ortalama bir Ermeni, Türkmen, Azerî, Kırgız, Rus, Hollandalı aile bir araya gelse; acaba kılık kıyafetlerinde, ev mobilyalarında, oturdukları sokakların genel yapısında, evlerin genel mimarisinde ve malzemesinde büyük farklılıklar görmek mümkün mü?

Veya bugün tatil için Frankfurt’a, Barcelona’ya, Ankara’ya, Prag’a, Milan’a, Bakü’ye, Moskova’ya, Amsterdam’a gitseniz acaba şehirlerin modern zamanlarda yapılan kısımlarında, çarşısında, pazarında çok şaşıracağınız bir şeyi görmek mümkün mü? Her yerde Starbucks, McDonalds, Kentucky görmek mümkün… Hadi onları geçelim alışveriş yaptığımız dükkanlar, marketler, mağazalar hepsi aynı, hepsinde benzer düzen ve vitrinler, ürün yerleştirmeleri ve ürünler… Hangi şehirde olursan ol, uğra bir Zara mağazasına ve İstanbul’dan alamadığın veya bitmiş bir ürünü orada al ve kaldığın yerden devam et hayata.

Çok sıkıcı.

Kıyafetleri ile, örfü ile, adeti ile, geleneği ile, mimarisi ile, değerleri ile tüm hayatlarımız adeta bir hızarla eşit hizaya ve şekle sokulmuş kalaslara benzemeye başladı.

Ancak ben karar vereli çok oluyor, karınca kararınca da olsa buna elimden geldiğince ayak direyecek ve sahip olduğum farklılıkları ve zenginlikleri korumak için var gücümle çabalayacağım. Çünkü çocuklarımın kendi değerlerinden, inançlarından uzak; tek düze, sıkıcı bir dünyada yaşamasını istemiyorum.

“Müşteri Her Zaman Haklıdır” mıdır?

Bazı ezbere sözler vardır, ilk duyduğunda insana “hmmm evet böyle bir anlayış iş görür” dedirten. Mesela “müşteri velinimetimizdir” ya da “müşteri her zaman haklıdır” veya başka bir konudan örnek vermek gerekirse de “öğretmenlik kutsal bir meslektir”…

Bu tarz ezbere söylemlere her zaman mesafeli olup, başvurmamayı tercih etmişimdir. Hatta özellikle bazılarından hiç hazzetmem, beni açıkça rahatsız eder. Sırf slogan olsun diye öğrenilen ve söylenen, altı doldurulmayan ve ne demek olduğu ikinci bir defa düşünülmeden sarf edilen, adı üstünde ezbere laflar. Evet kelimenin tam manasıyla “sarf edilen” laflar.

Okumaya devam et ““Müşteri Her Zaman Haklıdır” mıdır?”

Startup’ın Yatırım Kovalaması

1-5 Ekim 2015 tarihlerinde İstanbulStartup ile, girişiminde bulunduğumuz Arastta için yatırım kovalama serüvenimiz başladı. Ancak ne serüven…

Açıkçası Startupİstanbul’a katılmadan 1 hafta öncesine kadar ne aklımızda yatırım kovalama, ne de Melek Yatırımcılar’la görüşme konusunda bir heves yoktu. Daha doğrusu Arastta için yatırım almayı Arastta’ya ilk başladığımız günden beri düşünüyorduk ama bu yatırımı proje hatırı sayılır bir noktaya gelip, binlerce müşteriye ulaştıktan sonra alma fikri vardı… Yani “proje hele bir tutsun, o zaman elimiz güçlü olur ve hiçbir yatırımcı da zaten bu durumda olmaz demez” diye düşünüyorduk.

Okumaya devam et “Startup’ın Yatırım Kovalaması”